Pathē: Yunancada duygu kelimesinin çoğul hali. Apathy: Duygusal tepkisizlik. Felaket haberlerinin birbirini kovaladığı günümüzde, hepimizin zaman zaman farkında olarak ya da olmayarak sığındığı bir liman. Akıl sağlığımızı korumaya yönelik bir savunma mekanizması. Peki sahiden bir koruma kalkanı mı bu minik sözcük, yoksa bizi gitgide eylemsizliğe mahkûm eden bir pranga mı?
Bu duygusal tepkisizlik kaynağını hem biyolojik hem de toplumsal dinamiklerden alıyor. Bizi her yönden yedi yirmi dört kuşatan dünya sürekli olarak hissetmemizi, tepki vermemizi ve harekete geçmemizi söylerken hissetme kapasitemiz de haliyle sınırlarına ulaşıyor. Bu noktada, tıpkı çok soğuk havada uzuvlarımızın uyuşması gibi fazla travma, fazla stres, fazla acı bir noktada beynimizi “hissetme” görevinden muaf tutmaya başlıyor; yani beynimiz bir tür “duygusal tasarruf” moduna geçiyor. Bu sürecin en korkutucu sonucu ise toplumsal bir hareketsizlik biçimine dönüşmesi. Tam da burada incelememiz gereken bir kavram oyuna dahil oluyor: “doomscrolling”. Sosyal medyada art arda çok fazla kötü habere maruz kalmak şeklinde tanımlayabileceğimiz bu fenomen önce “yılgınlık” hissini getiriyor beraberinde. Her gün öyle çok adaletsizliğe, eşitsizliğe, haksızlığa, istismar haberine maruz kalıyor ve bu kötülüklerin gerekli yaptırımlarla karşılık görmediğine şahit oluyoruz ki bir süre sonra “Benim söyleyeceğim iki üç kelime ne değiştirebilir ki?” ya da “Zaten hiçbir şey değişmeyecek,” diye sorgulamaya başlıyoruz. İşte, “apathy”nin bireyden topluma sıçradığı kritik eşiğe geldik: Bu sorgulama ve çaresizlik hissi gitgide büyüyüp yerini tepkisizliğe bırakırken en büyük trajediler dahi bir süre sonra birer bildirim sesi ya da “hashtag”den ibaret hale geliyor. Kendilerini güçsüz hisseden bireyler, eylemsizlik sarmalına hapsoluyor. Bu durum, yalnızca bireyin kendi duygusal dünyasını değil, aynı zamanda toplumsal dayanışma ve değişim süreçlerini de etkisiz hale getiriyor. Böylece, kolektif bir hareketsizlik haline dönüşen bu duygusal tepkisizlik hali, toplumsal meselelerde değişim yaratmak için gereken enerji ve ivmeyi büyük ölçüde baltalıyor.
Peki ne yapabiliriz? Bu noktada sihirli sözcükler elbette “dayanışma” ve “inanç”. İnsanlar yalnız olmadıklarını, bir şeylerin değişebileceğini gördüklerinde bu inancın eyleme dönüşmesi kaçınılmazdır. Ancak bu dönüşüm, hissetmeyi reddetmekle değil, tam tersine hissettiklerimize sahip çıkmakla mümkün. Kendimize ve çevremize karşı empati geliştirmek, bu zinciri kırmanın en güçlü yolu. Sonuç olarak “apathy” ne bütünüyle kötüdür ne de bütünüyle iyi. Yalnızca bir araçtır; nasıl kullanıldığına bağlı olarak, ya bireyi ve toplumu gerekli durumlarda “dozunda” koruyan bir kalkan ya da onları zincirleyen bir pranga haline gelir. Bu yüzden, hissetmekten korkmamak ve hissettiklerimizi eyleme dönüştürmek, hem bireysel hem de toplumsal bir görevdir. Hissetmek, harekete geçmenin ilk adımıdır ve bu adımı atmadan hiçbir şey değişmez.
Peki bu konuda neler okuyabiliriz?
Başkalarının Acısına Bakmak – Susan Sontag: Amerikalı yazar Susan Sontag’in şiddetin görsel temsilinin ekran aracılığıyla sıradanlaşmasını ve bu kanıksamanın toplum üzerindeki etkilerini mercek altına aldığı kitabı, duygusal tepkisizlik meselesinde bir klasik niteliğinde.
Cehalet Tutkusu – Renata Salecl: Filozof, sosyolog ve hukuk teorisyeni Renata Salecl travmatik bilgiye ulaşmaktan kaçınan insan doğasını ve ideolojik mekanizmaları sekteye uğratacak bilgiyi inkâr yollarını irdeliyor.
Yabancı – Albert Camus Albert Camus’nün absürt felsefesinin temel unsurlarını bünyesinde bir araya getirdiği kahramanı Meursault’nun topluma ve hayata kayıtsızlığı, romanın ana temalarından birini oluşturur.
-Dilruba Aydın
