İçeriğe geç

#seninedebiyatın #omzumdakiikiarkadaş #hafızabakımı #yuzumevsimi

Satın Al!
Manchester'da Bir Aziz

Manchester'da Bir Aziz

“Yabancı topraklar yoktur. Yabancı olan sadece yolcudur.” 

Edinburgh Ulusal Kütüphanesi’nin duvarında yer alan Robert Louis Stevenson’ın bu sözü, şehre adım atan herkesi düşünmeye davet ediyor. Belki de ilk kez geldikleri bu büyüleyici şehri keşfetmeye hazır olan misafirlerin içine merak tohumları ekiyor.

Şehir merkezine vardığımda kar taneleri yere düşmeye başlıyor. İstanbul’da özlediğim karın, Edinburgh’ta beni karşılaması bu şehre artı puan kazandırıyor. Otele varır varmaz eşyalarımı bırakıp sokaklara karışmayı planlıyordum ancak lobide çalışan Ukraynalı Ivan’la sohbete başladığımızda kendisi şehir hakkında bilgim olup olmadığını soruyor. Sadece keşfetmeyi planladığımı söylüyorum. Ivan bunu yeterli bir cevap olarak kabul etmiyor ve tüm gün neler yapabileceğimi bir bir sıralıyor.

İlk ziyaretlerde şehirlerin Ulusal Galerisi’ni görmek, bir şehri tanımak için güzel bir başlangıç. Bu galeriler, şehrin ruhunu ve tarihini anlamanın yollarından biri gibi geliyor bana. Edinburgh Ulusal Galerisi de bu beklentimi fazlasıyla karşılıyor. Tabloların enerjisi, İskoç halkının yaşam dolu, umutlu ruhunu yansıtıyor. Diğer Avrupa galerilerinde rastladığımız karamsar temaların aksine buradaki eserler, insanlığın gelişim sürecini gerçekçi aynı zamanda olumlu bir yaklaşımla ele alıyor; İskoç Aydınlanması’nın temel taşlarını ve bu aydınlanmanın İngiliz modelinden farklı olduğunu gösteriyor.

Edinburgh; insana düşünmek için alan ve imkân tanıyan, huzur veren bir şehir. Victoria Street’ten Edinburgh Kalesi’ne doğru yürürken yol üstünde karşıma çıkan Adam Smith ve David Hume’un heykelleri, İskoç Aydınlanması’nı düşünmemi sağlıyor. Bir nevi İngiliz kolonisi olmaya zorlanmış bu milletin kendi aydınlanma çağını yaratışını düşünürken kaleye varıyorum. Kaleye çıktığımda aklıma Brave Heart filminin ikonik sahnesi geliyor. William

Wallace’ın idam edilmeden önceki son sözü olan “ÖZGÜRLÜK!” diye bağırdığı sahne. Wallace’ın bedenen özgürlük çağrısı, Adam Smith ve arkadaşlarının düşünce özgürlüğü çağrılarıyla buluştuğunda bugünkü özgür İskoçya’yı kuruyor. Düşünce sadece kelimelerle ifade edilmiyor. Adam Smith ve David Hume heykellerinin boynuna dolanan kırmızı atkılar, başka bir parantez açıyor. Kuzey Denizi Örgücüleri ismindeki iklim savunucuları seslerini ünlem yerini alan bu yöntemle yükseltiyor.

Özgürlük kavramının fazlaca sirayet ettiği yerse Edinburgh Üniversitesi kampüsü oluyor. Öğrencilerin çantalarındaki Filistin rozetleri, taktıkları kefiyeler ve üniversite binalarına asılmış büyük Filistin bayrakları bunun kanıtı oluyor. Metrodan aldığım The Skinny dergisinin sayfalarında Filistinli şair Mosab Abu Toha’ya yer verdiklerini görünce dünyanın neresinde olursa olsun özgürlük için bir ses yükseliyorsa bunların birbirinden uzak olmadığını fark ediyorum.

Bir günlük Edinburgh rüyasından sonra Saint Levant’ın konserine gitmek için Manchester trenine biniyorum. Yaklaşık dört saatlik tren yolculuğundan sonra şehre varıyorum. Ne yazık ki bu şehre dair merak ettiğim pek bir şey yok. Manchester Picadilly garına indiğimizde bir anonsla iptal edilen tren seferleri hakkında bilgi veriliyor. Makinist yokluğundan kaynaklanan tren seferi iptali. Burası bir endüstri şehri, kalabalık, çok kültürlü ve biraz karmaşık. Kimse kimsenin umurunda değil. Kardeşim ayağında terlikle bir mağazadan bot almak için ilerliyor. Kalacağımız otel biraz uzakta ama yürünemeyecek kadar değil. Arı, şehrin sembolü ve her yerde Bee Network amblemleri görünüyor. Çok çalışmış bir şehir belli. Londra ticaretse burası endüstri şehri. Elbette Manchester United başta olmak üzere spor takımları da var. Biraz gürültülü yaşamayı seven bir şehir. Edinburgh’un sakinliğinden sonra arı vızıltıları kulaklarımızın dibinde. Saint Levant bu şehirde konser vermeye nasıl karar vermiş olabilir? Şehirde Filistin’i hatırlatan işaret yok ama belki de her yer Filistin’dir. Belki her yer tarihinin bir döneminde Filistin olmuş, işgal edilip zulme uğramıştır.

Halk Tarihi Müzesi ile Bilim ve Sanayi Müzesi’ni gezdikten sonra akşam oluyor ve konser salonu New Century’nin kapısına geliyoruz. Burada küçük ama birbiriyle kaynaşmaya hazır bir kalabalıkta kendi yerimi buluyorum. Coşkulu Araplar, Fransa’dan gelmiş gençler ve Saint Levant için bir araya gelmiş Filistinliler. Konser alanında tanıştığım kızlar Türkiye’den konser için gelmemi hayretle karşılıyor. Arapça bilmeden nasıl Arapça bir konserde eğleneceğimi de merak ediyorlar. Endişe etmemelerini söylüyorum. Uzunca bir bekleyişin ardından konser salonuna giriyorum. Salonda ağırlıklı kızlar var ve biri heyecanla, “Onun adı Marwan,” diyor ve tüm konser onun adını haykırıyor. Konser başladığında nerede olduğumuzu unutuyoruz adeta. Her yer Filistin oluyor. Saint Levant Tiktok’un dikey ekranından fırlayıp yaşayan bir efsaneye dönüşüyor. Konsere gelmek çok farklı bir tecrübe. Şarkılar birbiri ardına geliyor. Filistin hakkında konuşuyor, müziği direnişin bir parçası olarak görüyor. Annesinin konserlerden önce ona hatırlattığı şeyi söylüyor bize. “Benim bu gece burada bir Filistinli olarak bulunmam direnişin bir parçası. Sizlerin bu gece burada olması da direnişin parçası,” diyor. Aynı kuşağa ait gençleriz, ben ülkemde rahatça yaşarken o acı dolu bir coğrafyanın hikâyelerini sırtlamış dünyayı turluyor. Filistinli düğün müzisyenleriyle yaptığı yeni şarkıyı söylerken tüm acıların üzerine sünger çekip bir an olsun Filistin’in özgür olduğunu hayal ediyoruz.

Konser bittiğinde Hannan’a, konserde tanıştığım arkadaşıma, veda edip stadyumun yanındaki otelimize doğru yürüyoruz. Lobide konserde karşılaştığımız bir kızla selamlaşıyoruz. Manchester’a Levantlı bir aziz gelmiş ve şehirdeki insanları insanlığa çağırmış. Kiliseler suskun bu gece. Sanırım iş müziğe kaldı ve şehre hakikatleri söylemeye ancak genç bir adam, o da şarkıcı kimliğinde bir aziz olarak gelebilirdi.


-Zehra İzgi